Turkish

Son zamanlardaki anti-kapitalist gösteriler, doğa tahribatını, ırkçılığı, üçüncü dünyanın sömürülmesini protesto eden birçok farklı grubu ve dünyanın genel durumundan rahatsız olan birçok sıradan genci bir araya getirdi. Herkesin mutlu olduğu ve kapitalist sistemin mümkün olan tek toplum biçimi olarak kabul edildiği efsanesini kesinlikle paramparça ettiler.

PKK lideri Abdullah Öcalan'ın tutuklanması, Kürt halkına yönelik baskıyı dünya çıkarlarının merkezine yerleştirdi. Türk hükümeti, Öcalan'ı binlerce Türk'ün ölümünden yegane sorumlu kanlı bir terörist olarak göstermeye çalıştı. Türk ordusunun Kürt ayrılıkçılarına karşı 15 yıllık savaşında birçok asker ve sivilin öldüğü elbette doğrudur. Fakat, bu tek bir kişiye yıkılabilecek bir sorumluluk değildir. Çünkü bu, Türkiye'deki egemen sınıfın, ister Türkler ister Kürtler olsun, Türkiye'deki tüm işçileri ezen aynı sınıf tarafından Kürtlere yönelik ulusal baskısının bir sonucudur. Binlerce Kürt, Türkiye'nin güneydoğusunda Türk ordusunun devlet operasyonlarına kurban gitti.

Feminist fikirler geleneksel olarak üniversitelerde destek bulmuştur ve bu fikirler şu anda öğrenciler arasında daha da popülerleşiyor. Marksist fikirlerin öğrenci hareketinde artan bir yankı bulduğu bir zamanda, Marksistler farklı feminist fikirlere karşı nasıl bir tavır alıyorlar? Bu düşünce okulları birbirleriyle ne kadar uyumlu? Aralarındaki ayrışma noktaları nelerdir? Peki kendinize “Marksist-Feminist” demek ne anlama geliyor?

İklim değişikliği insanlık için devasa bir tehdit oluşturmakta ve son dönemde özellikle gençler tarafından büyük çaplı protestoların konusu oluyor. İklim değişikliği tehdidini ancak, işçi sınıfı tarafından demokratik ve doğayla uyumlu bir şekilde planlanmış bir üretim yani toplumun sosyalist dönüşümü son verebilir.

İsveç hükümeti, Türk emperyalizminin Kürt mücadelesini kana boğmasına yardım etme sözü vererek NATO'ya giriş sınavını geçti.

Türkiye işçileri, egemen sınıfı titretmeye başlıyor. Ülke genelinde bir grev dalgası hızla yayılıyor. En güvencesiz çalışan bazı işçilerden başlayarak fabrikadan fabrikaya yayıldı. 6 Ocak'tan 14 Şubat'a kadar Türkiye genelinde 65 grev gerçekleştirildi ve her gün yeni grevler patlak veriyor. Grev dalgası ilerledikçe, işçi sınıfının ağır taburlarını çekmekle tehdit etti ve şimdiden Erdoğan'ı can damarından işçiler getirdi. 

Yaklaşık 19 yıllık iktidardan sonra, Türkiye'nin en uzun süre görev yapan devlet başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın güçlü adam imajı hızla çöküyor. COVID-19 pandemisinin tetiklediği dünya ekonomik krizi, Erdoğan’ın krizlerle dolu rejimine bir başka ciddi darbe daha indirdi.

Sri Lanka şu an yakın tarihinin en kötü ekonomik krizinin sancılarıyla boğuşuyor. Kriz, dün protestoları başkanlık konutu önüne kadar taşıdı ve başkent Kolombo çapında sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ülke iflasla karşı karşıya. Kitleler durdurulamayan fiyat artışları, 13 saatlik elektrik kesintileri ve temel ilaçların, yemek pişirmek için gazın ve gıdanın yokluğu altında eziliyor. Sri Lanka'da olan şey bu ülkeye özgü değil. Bu sadece, yoksul ülkeleri darmadağın eden, kapitalizmin dünya çapındaki krizinin keskin bir yansıması. Sri Lanka'da gördüğümüz türden toplumsal huzursuzluğu önümüzdeki dönemde dünyanın dört bir yanında görmeyi bekleyebiliriz.

Türkiye'yi saran ekonomik kriz, Türk egemen sınıfını siyasi bir krize itti. Kriz, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve onun ittifak ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içinde ayrılma ve bölünmelere yol açıyor. Bu olaylar devrimin ayak sesleridir.

Bu yıl, Modern LGBT hakları hareketinin başlangıcını oluşturan 28 Haziran 1969'daki Stonewall ayaklanmalarının 50. yılı. 1960'ların diğer devrimci olaylarını takiben, New York Mattachine haber bülteni tarafından “bir iğne ucunun yere düşmesinin tüm dünyada büyük bir yankıyla duyulması” olarak tanımlanan isyanlar, LGBT bireyler arasında bireyselleştirilmiş, küçük ölçekli aktivizmden kitlesel protesto ve gösterilere doğru bir kaymaya geçerek tüm dünyada ölçek atladı.

Kapitalizm uzun zamandır ilerici bir rol oynamayı bıraktı ve uzun zaman önce işçi sınıfı tarafından yıkılmalıydı. Ama bu neden hala olmadı? Bu soruyu cevaplamanın anahtarı, devrimci süreçlerde liderliğin ve devrimci partinin rolünde yatmaktadır.

Geçen hafta İngiliz İşçi Partisi (Labour Party) lideri Keir Starmer, Guardian gazetesinde batı emperyalizmini öven yakıcı bir aşk mektubu yayınladı. NATO’ya karşı olan büyük hayranlığı ve kendini komik duruma düşürürcesine yaptığı milliyetçilik gösterisinin temelinde sol hareketlere olan düşmanlığı yatıyor. Yazısında kaleme aldığı her şey baştan sona karmakarışık bir emperyalizm propagandası.

Kapitalist sistem bir krizden diğerine yalpalarken, eski çelişkiler yeniden ortaya çıkıyor. Dünyanın her yerinde istikrarsızlık, kutuplaşma ve büyük siyasi değişimler yaşanıyor. Bu sürecin bir parçası olarak, çözülmemiş ulusal sorunlar, Katalonya'dan Kürdistan'a ve İrlanda'ya kadar tüm dünyada yenilenen bir güçle bir kez daha patlak veriyor.

Bolşevizmin tarihi, kadın sorununa nihai çözümü sağlayacak olanın sınıf mücadelesi olduğuna dair zengin derslerle doludur. Marie Frederiksen bu makalede , Bolşevik Parti’nin onun ilk günleri, devrim süreci ve iktidarı ele alışı sonrasındaki süreç boyunca kadın sorununa yaklaşımını inceliyor.

Savaşın ilk zayiatı hakikattir. Bu, Rusya'nın Ukrayna'ya askeri müdahalesi için de geçerlidir. Tüm yalanlara ve savaş propagandasına rağmen, Marksistler bu çatışmanın gerçek nedenlerini analiz etmelidir. Bu çatışmayı ne tetikledi? Burada yer alan çeşitli tarafların resmi menfaat tasvirlerinin arkasında yatan asıl çıkarları nelerdir? Ama her şeyden önce bu savaşa uluslararası işçi sınıfının çıkarları açısından yaklaşmalıyız.

Postmodernizm, savaş sonrası dönemde öne çıkan, kasıtlı olarak belirsiz tutulan bir felsefe okuludur. Ortaya çıktığı dönemde marjinal bir fenomen olan postmodernizm, o zamandan bu yana burjuva felsefesinin baskın düşünce okulu haline geldi ve bugün akademik dünyanın ana akımını şekillendiriyor. Burada, Daniel Morley ve Hamid Alizadeh tarafından yazılan ve postmodernizmin farklı yönlerini marksist perspektiften ele alıp aydınlatan bir dizi makalenin bir bölümünü yayınlıyoruz.

 

İki ayı aşkın bir süredir Türk devleti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan rejimi alışılmadık bir yönden saldırıya uğruyor. Sürgündeki kötü şöhretli mafya babası Sedat Peker, uzun bir suç geçmişi ve şaşırtıcı derecede kısa birkaç hapis cezasıyla son iki aydır neredeyse her Pazar, önemli AKP politikacıları, Türk devleti ve organize suç arasındaki bağlantıları tartıştığı bir video yayınladı. Florian Keller’in 21 Haziran 2021 tarihli yazısı.

20 Mart Cumartesi günü Recep Tayyip Erdoğan imzalı bir kararnameyle Türkiye’nin kadına yönelik şiddeti önleme ve bununla mücadele amaçlı, uluslararası imzalanmış İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması, Türkiye çapında protestolara yol açtı. Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesine öfkelenen binlerce insan sokaklara döküldü.

Türkiye birkaç haftadır, yine çeşitli nedenlerle düzenli olarak uluslararası manşetlerde yer alıyor. Burjuva ekonomistler, Erdoğan'ın çılgınca ve öngörülemez olduğu düşünülen davranışları karşısında dehşete kapılıyor. Ancak çılgınlığın bir yöntemi var: Florian Keller, Erdoğan'ın her şeyden önce toplumsal bir patlamadan korktuğunu söylüyor.

Ocak ayı başında Türkiye'nin en büyük şehri İstanbul'da bir öğrenci protestoları dalgası patlak verdi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, geçtiğimiz dönemde AKP'den (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın partisi) milletvekili adayı olan, yeni rektör Melih Bulu'yu protesto etti. Bulu, Erdoğan imzalı bir kararnameyle 2 Ocak'ta üniversiteye atandı.

Page 1 of 4